Uluslararası ticarette taraflar arasındaki en kritik uyuşmazlık alanlarından biri, çoğu zaman göz ardı edilen ancak doğrudan mali sonuçlar doğuran fiyatlandırma ve maliyet paylaşımıdır. Özellikle farklı para birimleriyle yapılan işlemlerde, kur dalgalanmalarının etkisi ve yan masrafların dağılımı açıkça düzenlenmediğinde, taraflar açısından ciddi finansal riskler ortaya çıkabilmektedir.
Bu nedenle, aşağıdaki hususların sözleşmede açıkça düzenlenmesi büyük önem taşır:
- Fiyatın hangi para birimi üzerinden belirlendiği ve kur farkının hangi şartlarda, hangi tarafa yansıtılacağı
- Navlun ve sigorta bedellerinin sorumluluğunun kimde olduğu
- Ambalaj, depolama ve yükleme giderlerinin hangi tarafa ait olduğu
Bu unsurların açıkça düzenlenmemesi, çoğu zaman “küçük detay” olarak görülen kalemlerin süreç içerisinde ciddi ve öngörülemeyen maliyetlere dönüşmesine neden olmaktadır.
- Fiyat, Para Birimi ve Kur Riski Yönetimi
Birçok sözleşmede fiyat yalnızca “bedel” olarak belirtilmekte; ancak bu bedelin hangi para birimi üzerinden belirlendiği, ödeme anındaki kurun nasıl uygulanacağı veya kur farkının hangi tarafa yansıtılacağı hususları yeterince açık yazılmamaktadır. Oysa özellikle döviz kurunun yüksek oynaklık gösterdiği dönemlerde, ödeme tarihinde meydana gelen kur değişimleri taraflar arasında öngörülmeyen ve çoğu zaman tek taraflı bir risk transferine yol açabilmektedir. Bu nedenle, sözleşmede kur farkının hangi şartlarda uygulanacağı, sabit kur mu yoksa değişken kur mu esas alınacağı, hangi tarihteki hangi kurun dikkate alınacağı ve kur farkının hangi tarafa yansıtılacağı açık ve tereddüde yer vermeyecek şekilde düzenlenmelidir.
Bu çerçevede, sözleşmelerde bedelin döviz cinsinden, özellikle Amerikan Doları üzerinden kararlaştırıldığı durumlarda, ödeme gününde uygulanacak kurun da açıkça belirlenmesi gerekir. Özellikle ödemenin fiilen Türk Lirası olarak yapılacağı hâllerde, bedelin ödeme günündeki Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası efektif satış kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilerek ödeneceğinin sözleşmede açıkça düzenlenmesi büyük önem taşır. Bu tür bir hüküm, kur farkına ilişkin belirsizlikleri ortadan kaldırarak taraflar arasında doğabilecek uyuşmazlıkların önüne geçilmesini sağlar.
Kur mekanizmasının açıkça düzenlenmesi, tarafların finansal yükümlülüklerini öngörebilir hale getirir ve özellikle uzun vadeli sözleşmelerde ciddi mali kayıpların önüne geçer.
- Navlun ve Sigorta Sorumluluğu
Daha önce yayımladığımız Incoterms başlıklı yazımızda da belirttiğimiz üzere, her ne kadar seçilen teslim şekilleri sigorta, navlun ve benzeri masrafların hangi tarafa ait olacağını genel çerçevede belirlese de, uygulamada her zaman bu kurallar tek başına yeterli olmayabilmektedir.
Örneğin, CIF teslim şeklinde satıcı; malları varış limanına kadar taşıtmak, navlun ve asgari kapsamlı sigortayı sağlamakla yükümlüdür. Buna karşılık FCA teslim şeklinde ise, satıcının yükümlülüğü malları belirlenen taşıyıcıya teslim etmesi ile sona ermekte olup, taşıma ve sigorta gibi süreçlere ilişkin sorumluluk kural olarak alıcıya geçmektedir.
Ancak bu tür teslim şekillerinde dahi, özellikle sigortanın kapsamı, teminat limiti veya kimin tarafından yaptırılacağı gibi hususların sözleşmede ayrıca ve açıkça düzenlenmemesi hâlinde, taraflar arasında ciddi belirsizlikler ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle, Incoterms kurallarına dayanılmakla yetinilmeyip, ilgili masrafların ve sorumlulukların sözleşmede açıkça kararlaştırılması büyük önem taşımaktadır.
- Ambalaj, Depolama ve Diğer Yan Masrafların Paylaşımı
Uluslararası ticarette sıkça karşılaşılan bir diğer sorun da yan maliyetlerin (ambalaj, yükleme, depolama, iç nakliye, liman masrafları vb.) sözleşmede net olarak düzenlenmemesidir. Taraflar çoğu zaman bu kalemleri ticari teamüllere göre yorumlamakta; ancak bu yaklaşım, özellikle tarafların farklı ülkelerde bulunması ve farklı uygulamalara alışık olması nedeniyle ciddi uyuşmazlıklara sebebiyet verebilmektedir.
Uygulamada sıklıkla karşılaşıldığı üzere, ambalajın türü ve maliyeti, yükleme sırasında oluşabilecek işçilik giderleri, depolama süresine bağlı olarak ortaya çıkan ek ücretler veya liman hizmet bedelleri gibi kalemler sözleşmede açıkça belirlenmediğinde, taraflar arasında beklenmeyen maliyet uyuşmazlıkları doğabilmektedir. Özellikle gecikmelerin yaşandığı durumlarda ortaya çıkan demuraj, ardiye ve terminal hizmet bedelleri gibi masrafların hangi tarafa ait olacağı hususu, çoğu zaman sözleşmede düzenlenmediği için ihtilaf konusu hâline gelmektedir.
Bunun yanı sıra, ambalajın niteliği de yalnızca bir maliyet unsuru olmayıp, aynı zamanda sorumluluğun belirlenmesinde kritik rol oynamaktadır. Yetersiz ambalajlama nedeniyle meydana gelen hasarlarda, taşıyıcılar ve sigorta şirketleri çoğu zaman sorumluluktan kaçınmakta; bu durum ise zararın hangi tarafça karşılanacağı konusunda ciddi hukuki tartışmalara yol açmaktadır.
Bu nedenle, sözleşmede yalnızca masrafların hangi tarafa ait olduğu değil, aynı zamanda:
- yükleme ve istifleme sorumluluğu,
- depolama süresi ve koşulları,
- gecikme hâlinde doğacak ek masrafların paylaşımı
gibi hususların da açık ve detaylı şekilde düzenlenmesi gerekmektedir.
Bu unsurların açıkça belirlenmemesi, çoğu zaman “ikincil” gibi görülen gider kalemlerinin süreç içerisinde yüksek tutarlı ve öngörülemeyen maliyetlere dönüşmesine neden olmakta; taraflar arasında hem ticari hem de hukuki açıdan ciddi uyuşmazlıklar yaratmaktadır.
Sonuç
Uluslararası ticarette fiyatlandırma yalnızca bir rakamdan ibaret değildir; kur riski, yan maliyetler ve taşıma giderleri ile birlikte değerlendirilmesi gereken bütüncül bir yapıdır. Bu nedenle, fiyatın para birimi, kur farkı uygulamaları ve masraf paylaşımı gibi hususların sözleşmede açıkça düzenlenmesi, ihracatçıyı öngörülemeyen mali risklere karşı koruyan en önemli araçlardan biridir.
EnerLex olarak, dış ticaret sözleşmelerinde fiyat ve maliyet yapısının doğru kurgulanması konusunda müvekkillerimize hukuki destek sunmaya devam ediyoruz.
